Sayın oturum başkanı, değerli katılımcılar, sevgili konuklar; Dünya Medeniyetleri Araştırma Merkezi’ne ve bu anlamlı etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen herkese şükranlarımı sunarım. Diplomatik ve akademik tecrübelerimin ışığında; küresel, bölgesel ve ulusal boyutları kapsayan üç hat üzerinde görüşlerimi paylaşacağım. Uluslararası sistemi doğru tahlil etmek için neoliberal ve realist akımların çatıştığı, son 15 yıldır küresel siyasette jeopolitik kargaşanın hakim olduğu gerçekliğini görmek gerekir. Güç politikalarının ve belirsizliklerin öne çıktığı bu düzensiz geçiş döneminde, devlet dışı aktörler ve küresel şirketler de ulusal siyasatleri şekillendiren birer güç haline gelmiştir.
2014’ten bu yana Ukrayna’da süren savaş, ABD-Çin rekabetinin Asya-Pasifik’ten küresel ölçeğe yayılması, 7 Ekim sonrasında tırmanan Orta Doğu’daki kriz ve ABD-İsrail ikilisinin İran’a yönelik hamleleri uluslararası kural ve normları darmadağın etmiştir. ABD’de ikinci Trump döneminde Transatlantik ilişkilerde derin kırılmalar yaşanmakta; Batı Yarımküre’yi “arka bahçesi” ilan eden, Grönland’ı talep edip Kanada’yı eyalet gören revizyonist anlayışlar sarsıntılara yol açmaktadır. Güç ve çıkar odaklı yaklaşım, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası kurumların işlevsizleşmesine ve değerler erozyonuna neden olmuştur.
Bu kuralsızlık ortamında kendilerini tek bir bloğa hapsetmek istemeyen “orta güçlerin” veya “salıncak devletlerin” küresel dengeleri dönüştürme potansiyeli yakından izlenmelidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan kurallar silsilesi çökmüş; teknoloji, yapay zeka, çip üretimi ve nadir toprak elementleri üzerindeki rekabet küresel istikrarsızlığın ana etkenine dönüşmüştür. Avrupa ise kış uykusundan uyanarak ABD ile konvansiyonel alandaki açığını kapatmak adına 2030’a kadar 800 milyar avroluk devasa savunma bütçeleri ayırma arayışına girmiştir.
Ulusal düzeyde Türkiye; kuzeyinde Ukrayna savaşı, güneyinde sarsılan Orta Doğu dengeleri ile iki ana çatışma hattının tam ortasında yer almaktadır. İçeride yüksek enflasyon ve borçlanma gibi ekonomik sorunlarla boğuşurken, dışarıda S-400 ve F-35 meseleleri ABD ile savunma ilişkilerindeki ana sınama alanıdır. Türkiye; Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Karadeniz’de sağladığı kilit dengeyi titizlikle korumalı, Azerbaycan-Ermenistan barışıyla Orta Asya’ya açılan “Orta Koridor” hattını öncelikle hayata geçirmelidir. Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Ege’deki hassas dengeleri gözetirken; Rusya ve Çin ile ilişkilerini istikrarlı kılmalı, ancak Avrupa güvenlik mimarisinin de dışında kalmayarak bağımlılıklarını asgariye indirecek bütüncül ve dayanıklı bir ulusal strateji izlemelidir.